31 Ocak 2009 Cumartesi

Van 6. Piyade Alayı

Bir zamanlar "Doğu'nun Parisié diye tanımlanan Van, bir yanı Van gölü öte yanı bugi bugi dağları ile sımsıcacık atmosferli bir kendine özgü kent. Van'a ilk kez 26.12.2008'de, Emrah oğlumun Askerlik Yemin Töreni için gittim. Van Havaalanına indiğimizde anladık ki soğuğu üşütmüyor. Birliğiğe gitmek üzere taksiye bindiğimizde gördük ki, mesafeler kısa, doğal ki göreli olarak. Yemin töreninin yapılacağı alana gittiğimizde hissettik ki, askerlik görevini yapan gençlerimiz çok emin ellerde. Üst rütbeli tüm askerlerin incelikli ilgisi, biz törene katılan tüm aileleri çok mutlu etti. Bu ilgi ve bu nezaketin verdiği güvenle biz anneler, babalar, kardeşler, gönlümüz rahat, içimiz huzurlu olarak evlatlarımızdan ayrıldık.

Orada kaldığımız 1.5 gün içinde, Van'ın kendine özgü yeme-içme mekanlarını keşfettik.Her biri birbirinden güzel, özgün bu mekanlar içinde bir tanesi vardı ki, şehrin karakteristiğini simgeliyordu. Van; kahvaltı sofraları ile ünlü bir kentmiş. Cumartesi sabahı kahvaltı için gittiğimiz "Bak Hele Bak Yusuf Konak'ta", yöresel tatların mükemmel sunumunu, işletmecilik anlayışının incelikli emeği ile tattık. Ve çok ama çok güzel vakit geçirdik.

Van 6. Piyade Alayı, Jandarma ve Komando Birliklerinde askerlik görevlerini yapan pırıl pırıl askerlerin Yemin Töreni; temeldeki disiplin ile çok düzenli, çok nezih ve çok duygu dolu idi. Biz, evlatları ile gurur duyan aileleri, komutanın yaptığı konuşma daha da gururlu ve mutlu etti ve müteşekkir kıldı.

Tüm gençlerin yolları açık, hayatları güzel olsun.

17 Haziran 2008 Salı

Kadınlarla Gelen Ya Da Giden

Kadın olduğunu bilememiş kadınlardan oluşan toplumlarda, gelişimden söz etmek olası değil.
Kadın olabilmiş, kadınlığının farkına varmış, kadınlığının, çok ama çok şey olmak olduğunun bilincindeki kadınlar; kendilerini bildiklerinden itibaren donanımlarını geliştirir, bir meslek sahibi olur, işlerinde çalışır, üretirken; kadın olmanın, eş olmanın, anne olmanın bilinciyle yapabileceklerinin en iyisini yaparlar. Böylesi gelişmiş, yaşama çok boyutlu bakan kadınlar, ne saçlarının telini sakınır, ne de eteklerinin boyunu. Çünkü; bu gibi ayrıntıların, kendini bilen insanlar için hiç bir şey ifade etmediğinin bilincindedirler. Ama aynaya baktıklarında, önce kendi kendilerinden hoşnut olmak isterler. Zaten, baştan eteğe uzun örtüler içinde, her türlü zarafetten uzak şekilleri gören erkek ve kız çocuklarınn estetik duyguları nasıl gelişebilir?
Önce kadın, sonra eş sonra anne olabilmenin ayrıcalığını yaşamış, kendinden hoşnut, özgüven sahibi, kişilikli, çalışan, üreten ve her zaman kadın olduğunun farkındalığındaki kadınlar; yaşadıkları sürece kadın olmanın keyfini çıkarırken, doğurdukları çocuklarını yetiştirmenin gururunu da yaşarlar. Ve ancak böylesi gelişmiş kadınların çocukları, ana-babalarının çok ama çok önüne geçebilen gelişkin bireyler olurlar. Gelişen bireylerden oluşan toplum da, yurdum insanının düştüğü hallere zaten düşmez. Yokluk ve yoksulluğun getirdiği aczle kafasını - bedenini örten bilinçsizlerden oluşmaz. Önce kendini sonra karşısındakini tanıyan, düşünmeyi bilebilen, farkındalığın erdemini kavrayabilmiş, gelişime açık bireylerden oluşur. Ve ille de söylemi eylemi bir bireylerden...
Ayrıca "cennetteki huriler" gibi, kadınların kadınlığını her türlü incelikten uzak vurgulayan da, yine ülkemiz inanç sisteminin getirdiği fantezilerden. Öte dünyanın fantezileri bırakılıp da yaşanılan dünyanın cömertliği farkedilebilse ve bu coşku yaşanabilse...

22 Mayıs 2008 Perşembe

SÖZDE LAKİN ÖZDE OLMAYINCA

Hani çok büyük bir çoğunluk, bir diğer çoğunluğun sözlerini tekrarlıyor ya. Hani bir diğer çoğunluk, ne de çok bildiğini gösterecek söylemlerde bulunuyor ya. Hani söylenenlerle yapılanlar asla birbirleriyle örtüşmüyor ya. Hani günler kutlanıyor da içleri doldurulmamış oluyor ya. İşte tam o hesap, büyük şehirlerde Mutluluk Okulu açılıyor. İnsanlar mutlu olsunlar deyu. O okullardan diploma alacaklar merakla bekleniyor.
Silikonlu, botokslu, saç kaynaklı, kirpik ektirmeli gibi mi olacaklar. Müdahaleli ürünler misali, örneğin "Anamur Çikitası" gibi mi olacaklar. Yoksa, bozulmuş topraktan alınamayan beyhude doğal ürünler yerine, organik ürün dükkanlarında çok sıfırlı satılanlar gibi mi olacaklar diye.
Artık basiti, gerçeği yaşamaktan uzak duruluyor ya. Genel sistemin uzantısı mış gibi yaşamlar, Mutluluk Okulu diploması ile miş gibi mi olacak diye, merakla bekleniyor. Ayrıca, doğadan gelen portakal, muz, çilek vb. ürünlerin içeriğinin, mutluluk hormonu diye de adlandırılan seretonin zengini olduğu saptanmış. Bu ürünlerin odağında yaşayan yurdum insanı, mutluluk doygunu olduğundan mı, etraflarında olup bitene tepki vermiyor acaba???

Aşa Çıkanlar

Gerçeklerle yüzleşmekten hoşlanmayan yurdum insanının, eleştiriye tahammül gücü yoktur. Oysaki eleştiri; insanı, ortamı, var olanı geliştirir. Ama yurdum insanının gelişmek gibi bir kaygısı yok ise, eleştiri kaygısı niye???
Yurdum insanı iletişimden, onun bunun şunun yaşamını irdelemeyi anlıyorsa, yaşadıklarının sancısını, başka hayatları kendi anlatım tarzında şekillendirerek azaltmaya çalışıyorsa, hayatının renksizliğini, her soluklarına kendi özgün renklerini katmışların aynasındayeniden ve yeniden görüyor ve bunun sıkıntısını yaşıyorsa; ne denir? "Ne doğarsan aşına, o çıkar kaşığına."

19 Mayıs 2008 Pazartesi

SEN YANMASAN...

"Ben yanmasam, o yanmasa, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" demiş ya Nazım. Aynı o hesap; sen özen göstermezsen, ben dikkat etmezsem, o farkında olmazsa; nasıl temizlenir içinde yaşadığımız ortam. TEmizlikten kastım çerçöp temizliği. Temizliğin diğerine dair harekat; balığın baştan kokmuşluğu halleri ile yakından ilgili olup baştan kokmuş balıkların geri kalanının kötü kokular neşretmemesi, tekmil yurdum insanının 36 kısım çalışma metoduna bağlı. Dolayısıyla bu yazının konusu yanlızca çerçöpler.
Sokaklarda, günün çizgilerine son derece uygun giyimli, bakımlı gencecik güzel kızlar, genç kadınlar görüyorum. Ellerindeki kesekağıtlarından aldıkları çekirdekleri çitleyip, kabuklarını fütursuzca yollara savuruyorlar. Ya da olasıdır ki, yeni çokan modeli ile yeni değiştirilmiş bir 4 tekerleklinin camından dışarı savrulanlar. Arabanın modeli yakınçağ olsa da , içindekilerin zihniyeti ilk çağ ki, camdan dışarı savurabiliyor, içini boşaltıp dışını parçaladığı içki şişesiyle sigara paketini. Bebelerinin havetini yollarda, kıyıda köşede gidertenler, kumlara savurdukları plastik şişelerle top oynayanlar, çöplerini tırbaya koymadan öylecene , sokaklardaki çöp tenekelerine fırlatanlar, ortak kullanım alanlarındaki tuvaletlerin hali pür melali...
Nazım'la başladık, Hikmet'le noktayı koyalım. "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşçesine." (Ve ve temizcesine...)

12 Mayıs 2008 Pazartesi

TARİKATLAR, DOĞA

İnanç odaklarının çeşitliliği (ya da tekrarlanan ama farklı isimlerdeki aynılığı) ile insanlarının oluşturduğu tarikatlar büyüyor, büyüyor. Bu inananlar ordusunun bir kısmı; her daim genç ve güzel (!) görünme sevdasında yağlarını aldırır, olmayan bombelerini yuvarlak hale getirir, yüzlerini tek bir torna tezgahından çıkmışçasına aynılaştırır, zayıflama merkezlerine, spor salonlarına koştururken, bir başka kısım; uzun ve tabii ki genç görünerek yaşamaya inanmış, genetik şifresini çözdürerek hayat akışını, inandıklarının formüllendirmesine bırakıyor.
Bütün bunlar bu topraklar üzerinde yaşanırken, yine aynı topraklar yine aynı insanlar tarafından hoyratça tahrip ediliyorsa, çevreye olmayan duyarlılık sonucu etraf betonlaşıyor, doğanın insan eliyle yok edilmesiyle göller kuruyor, ırmaklar akmıyor, toprak kendisine yapılan haksızlıklara çoraklaşarak, kayarak yanıt veriyorsa; doğayı koruyamamış bu insanlar, her daim genç ve uzun uzun yaşamayı hangi tıkanmış ortamda sürdürecekler? Doğadan, doğayla gelenlerden ayrı mı, genetiğiyle oynanmış ürünler misali.

11 Mayıs 2008 Pazar

Anne Olmak

Kadın olabilmek büyük bir şans. Anne olmaksa bu şansa verilmiş en büyük armağan. Öyle bir hediye ki; sahip olunduğundan itibaren, sürekli geri dönüşümlerle özünü çoğaltan.
Daha karnındayken, annenin dokunuşlarına küçücük sevimli tekmeleriyle yanıt veren bebek, doğumuyla evin prensi ya da prensesi olurken; her an her gün gelişimiyle, farklı tepkileriyle doğuranına anneliği öğretir. Bebeğiyle annelik sanatını öğrenen, farkındalığını, gözlem gücünü, yaratıcılıklarını geliştiren anneler, böylesi bir ayrıcalığın keyfini yaşarken, doğal olarak sorumluluk duygularınıda pekiştirirler. Özlerindeki şefkat, sevgi, ilgi sorumluluk ve disiplini bebeklerine yansıtabilmiş anneler, çocuklarının gelişim sürecinde, verdiklerinin çocuklarından yansımasında, en büyük hazzı yaşarlar. Çünkü bu, hediyenin geri dönüşümüdür. Çocuğun birey
oluşunun kanıtıdır.
Anne adayları ve annelerin günleri kutlu, çok boyutlu yaratıcılığı barındıran annelik sanatları başarılı olsun.